Müzisyen Selçuk Küpçük:
Herkes dinlesin diye müzik yapmıyorum
Hiçbir
zaman beni herkes dinlesin gibi bir iddiam olmadı. Bilâkis müziği, beni herkes
dinlemesin diye yapıyorum. Nitelikli, ama az sayıda dinleyiciler ile zihinsel
anlamda kurtarılmış müzikal bir alanın peşindeyim. Bu kaygılarımdan dolayı salt
iyi müzik için bir araya gelmiş insanların oluşturduğu konser
organizelerine katılıyorum."
Selçuk Küpçük: 1971 doğumlu. Gazi Üniversitesinde Psikolojik Danışma ve Rehberlik öğrenimi gördü. Selda Bağcan, Hasan Sağındık, Eşref Ziya ve Mustafa Demirci gibi isimler bestelerini seslendirdi. Dergâh, KitapHaber, Sonsuzluk ve Birgün, Hece, MerdivenŞiir ve Sühan adlı dergilerde şiir, poetika, eleştiri ve müzik sosyolojisi merkezli yazılar yayınlayan sanatçı ile Artık Kuşlarını Uçur isimli yeni bestelerinden oluşan albümü üzerine konuştuk
-Artık Kuşlarını Uçur isimli yeni bestelerinizden oluşan bir albüm çıkardınız. Albümden bahsederek başlayalım isterseniz..
Daha evvel bestelerimi Selda Bağcan, Hasan Sağındık, Mustafa Demirci ve Eşref Ziya gibi sanatçılar seslendirmişti. Çınar Müzik etiketi ile çıkan bu çalışmam kendi bestelerimden oluşuyor ve toplam 10 eser yer alıyor. Benim bestelerimin sözleri genellikle modern Türk şiirinin günümüz örneklerindendir. Önceki albümlerimde Ali Akbaş, Yavuz Bülent Bakiler, Mustafa Özçelik, Cahit Zarifoğlu, İlhami Atmaca, Müştehir Karakaya, Mustafa İslamoğlu gibi şairlerin şiirlerini bestelemiştim. Bu yeni albümde de Abdurrahim Karakoç, Adem Turan, Osman Sarı, Özcan Ünlü ve Nurullah Gençin şiirleri üzerine çalıştım. Aranjeleri müzik piyasasının önemli müzisyenlerinden sevgili Gündoğar yaptı.
-Yaptığınız müziği nasıl tanımlıyorsunuz ve müziğiniz nerelerden besleniyor ?
Ben kendimi bir kent ozanı olarak tanımlarım. Geleneksel ozan kırsal kökenli bir açılım idi. Ancak bu iletişim teknolojisinde hem anonimleşme süreci bitti hem de ozan kent ile karşılaştı ve bu karşılaşma modern müziğin ürettiklerini de tanımasına yol açtı. Modernite karşısında Ezra Poundun protestosu nasıl ise geleneği modern zamanlarda dönüştüren kent ozanlarının muhalif damarı da aynı gerekçeler ile örtüşür. Geleneksel tınılardan beslenerek, bu tınıları modern müziğin getirdiği teknik donanımla besleyen bir müzikal poetikanın ürünüdür yaptıklarımız. Ancak benim müziğim ideolojiler, kurumlar, iktidarlar karşısında sivil bir kimliğin varoluşu için direniyor. Türk müziğinin dünya müzikleri arasında en seçkin yeri hak ettiğini düşünüyorum.
Geniş makam yapısı, enstrüman ve ritmik zenginliği gibi konular bir araya gelince dünya müziğine katacağımız müthiş bir birikim var. Ancak bunu Hilmi Yavuzun Türk şiirinde denediği, geleneğin şimdiki anda dönüşümü poetikası gibi aynı izlek etrafında şekillendirmek gerekli. Benim müziğim aynı zamanda insanların millî, dinî, insanî duyarlılıklarını sömürerek varolmaz. Kendi acılarım, trajedilerim ve duyarlılıklarım adına söylüyorum şarkılarımı. Popüler kültürün taşeronu olmadan salt estetik belirlenimler etrafında şekillenen bir yapının peşindeyim. Sivil bir müzik yapıyorum.
-Sivil müzik kavramını biraz açar mısın?
Sivillik kuşkusuz askerîlik kavramının zıddı değil. Şerif Mardin zaten sivillik kavramını kitaplarında çok iyi açıklar. Benim kastettiğim insanın birey olabilme hâlini manipüle eden iktidar odakları karşısında periferide kalmayı gerektiren bir geri çekilme durumudur. Sanat üretimi kaldı ki ancak özgür bir ruh halinin gizil gücü ile meydana gelir. Modern sanat aynı zamanda eleştirel bir bilinç taşır. Eleştirebilme gücü ancak iktidar odaklarından uzakta konumlanmak hatta Edward Saidin Entelektüel adlı kitabında bahsettiği sürgünlük kimliği ile ilgilidir çoğunlukla. Her yerde, üretilen müziğin iki tercihi vardır. Ya popüler kültürün bir taşeronu olacak ya da karşı bir söylem ve duruş geliştirecek. Bu popüler kültür konusu kimi zaman merkezin ürettiği değerlerin yanında periferinin ürettiği değerler içerisinde de kendisine bir zemin bulabiliyor. Şimdi meselâ ilâhî albümleri çok ilgi görüyor ve bu camia da kendi içinde bir popüler dil ve sömürü düzeneği üretti. Milliyetçi ya da sol kesimler için de durum pek farklı değil. Vatan, millet söylemi ile beslenen yığınla müzisyen de benzer bir furyayı başka zeminde temsil ediyor. Şu da var ki toplum, kendisi ile aynı dili üreten sanatçıları çok sever ve benimser. Toplum ancak tüketebileceği kadar vasat olanı alabilir çünkü. Bir bakıma sömürülmek konusunda karşılıklı gizli bir mutabakat var gibidir. Bu yüzden kitleler karşısında, onurlu bir düşünür olan Baudrillard gibi ben de kuşkuluyumdur. Hiçbir zaman beni herkes dinlesin gibi bir iddiam olmadı. Bilâkis müziği, beni herkes dinlemesin diye yapıyorum. Nitelikli ama az sayıda dinleyiciler ile zihinsel anlamda kurtarılmış müzikal bir alanın peşindeyim. Bu kaygılarımdan dolayı salt iyi müzik için bir araya gelmiş insanların oluşturduğu konser organizelerine katılıyorum.
-Albümde bir de Çeçen Müzisyen İmam Alim Sultana ithaf bir şarkınız var..
Evet. Biliyorsunuz İmam Alim Sultan binbir zorluk ile albüm kayıtlarını bizim ülkemizde yapmış bir müzisyen idi. Ne yazık ki Ruslar tarafından şehit edildi. Bizler aynı medeniyetin çocuklarıyız. Vicdanî bir borçtan dolayı kendisine bir şarkımı ithaf ettim. Bu şarkının sözlerini de yine, Rusların Azerbaycanı işgali sırasında orada bir gazetede yayınlanan şiir oluşturuyor. Biz Doğulu çocukların(sanatçıların) aynı ses evreninden beslendiğini düşünmüşümdür hep. Bu bağlamda İmam Alim Sultan ile Neşet Ertaşın, Ümmü Gülsüm ile Nusret Fatihin aynı evrenin komşu odacıklarını oluşturduğuna inanıyorum.